HİKAYELER
|
|
ZEHİR |
Uzun
yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir
ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte
yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra
kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu
anlar.İkisininde kişiliği tamamen farklıdır
buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına
yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir
davranış değildir ve çevrenin oldukça
tepkisini alır.
Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana
kavgalarından ev onun ve kayınvalidesi ile
arada kalan esi icinde cehennem haline gelmistir.
Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç
kadın doğru babasının eski bir arkadaşı
olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı
adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar
ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası
için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler.
Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü
belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına
kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için
kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel
yemekleri yapmasını söyler.
Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın
dediklerini aynen uygular . Hergün en güzel
yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar
azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin
diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre
sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona
kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış
rüzgarları esiyordu.
Genç kadın kendisini ağır bir yük altında
hissetti yaptiklarından pişman bir vaziyette
baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı
adama şu ana kadar kaynanasına verdiği
zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için
yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık
istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında
konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye
başladı.
Sevgili Li-Li dedi ;
Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa
kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin
hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin
beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkca oda dağıldı
ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek
bir ana kız oldunuz dedi.
Eski bir Çin atasozu şöyle der ;
Gül veren elde gül kokusu kalır.
Sevilen insan sevgisini insanlara
veren insandır.
|
|
YÜREKTEN SÖYLENEN SÖZLER
|
Pek
çok insan o iki sözcüğü işitmek ister.
Arada sırada işittiklerinde ise, zamanlama çok
iyidir.
Connie ile, gönüllü olarak çalıştığım
hastaneye yattığı gün tanıştım. Connie
sedyeden yatağına yatırılırken, eşi Bill
yanındaydı. Connie kansere karşı verdiği
savaşın son evresinde olmasına karşın, hala
çok neşeli ve canlıydı. Yatağına yerleştirdik.
Kullanacağı tüm eşyaların üzerine ismini
yazdıktan sonra, kendisine başka bir ihtiyacının
olup almadığını sordum.
“Evet” dedi, “lütfen televizyonu nasıl
kullanacağımı gösterir misiniz? Pembe
dizileri çok severim ve izlediğim dizileri kaçırmak
istemiyorum.” Connie romantik bir insandı ve
pembe dizilere ve aşk konulu romanlara ve
filmlere bayılıyordu. Aramızdaki dostluk
ilerledikçe, bana 32 yıl boyunca kendisine sürekli
“aptal kadın” diyen bir erkekle evli olmanın
ne denli can sıkıcı olduğunu dile getirdi.
“Bill’in beni sevdiğini biliyorum;”dedi,
“ama, bana ne beni sevdiğini söyledi, ne de
sevgi sözleri yazılı bir kart gönderdi.”
İçini çekti ve hastaneni bahçesindeki ağaçlara
baktı. “Bana ‘Seni Seviyorum’ demesi için
neler vermezdim, ama bu, doğasına aykırı.”
Bill ise her gün Connie’yi ziyarete geliyordu.
Önceleri, Connie televizyondaki pembe dizileri
izlerken, o da yatağının ayak ucunda
oturuyordu. Daha sonraki günlerde, Connie daha
uzun saatler uyumaya başlayınca, odanın dışındaki
koridorda aşağı yukarı yürümeye başladı.
Çok geçmeden, Connie artık hiç televizyon
izleyemez oldu. Artık uyanık geçirdiği süreler,
dakikalarla ölçülür olmuştu. Ben ise
vaktimin çoğunu Bill ile geçiriyordum.
Bana marangoz olduğunu ve balık tutmaktan zevk
aldığını anlattı. Hiç çocukları olmamış,
ama Connie bu amansız hastalığa yakalanana
kadar, birlikte emekliliğin tadını çıkarmışlar
ve çok seyahat etmişler. Bill, eşinin yavaş
yavaş ölüme yaklaştığı gerçeği karşısında,
duygularını bir türlü dile getiremiyordu.
Bir gün kafeteryada birlikte kahve içtikten
sonra, konuyu kadınlara ve biz kadınların yaşamlarında
romantizme ne denli gereksinim duyduğumuza, eşimizden
romantik kartlar ve aşk mektupları almaktan ne
kadar hoşlandığımıza getirdim.
“Connie’ye kendisini sevdiğini söyler misin
hiç?” diye sorduğumda (vereceği yanıtı
biliyordum), bana çıldırmışım gibi baktı.
“Söylememe gerek var mı?” dedi, “Kendisini
sevdiğimi biliyor!”
“Elbette biliyor.” Dedim ve uzanıp elini
tuttum. Elleri sertti, bir marangozun ellerinin
olması gerektiği gibi, Tutunacağı tek şey
elindeki fincanmış gibi sıkı sıkıya yapışmıştı
fincana. “Ama Bill, onu sevdiğini, bunca yılın
senin için ne anlama geldiğini bilmek ister. Lütfen
düşün bunları.”
Birlikte Connie”nin odasına doğru yürüdük.
Bill odaya girdi ve ben başka bir hastayı
ziyarete gittim. Daha sonra, Bill’in eşinin
yatağının kenarında oturduğunu gördüm.
Connie’nin elini tutuyordu. O gün 12 Şubat’tı.
İlk gün sonra, öğle üzeri hastaneye gittim.
Bill koridorun duvarına yaslanmış, gözlerini
yere dikmişti. Connie’nin sabah 11:00’de öldüğünü
başhemşireden öğrendim.
Bill beni görünce yanıma geldi ve bana sarıldı.
Bütün bedeni titriyordu ve gözleri yaş içindeydi.
Sonra, sırtını duvara yasladı ve derin bir
nefes aldı.
“Sana bir şey söylemem gerek”dedi. “Ona söyledikten
sonra kendimi çok iyi hissettim.” Sustu ve
burnunu temizledi. “Söylediklerini uzun uzun düşündüm
ve bu sabah ona, kendisini ne kadar çok sevdiğimi,
onunla evli olmaktan ne kadar mutlu olduğumu söyledim.
Ne kadar güzel gülümsediğini görmeliydin.!”
Connie’ye veda etmek için odasına girdim. Başucundaki
komodinin üzerinde Bill’in yazmış olduğu
bir Sevgililer Günü kartı duruyordu. Hani şu
bildiğiniz. Üzerinde “Sevgili Karıma... Seni
Seviyorum” yazanlardan.
|
|
|
YARIM KALAN AŞK |
Rasim, bir akşam okuldan döndüğü vakit,
kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde,
çiçekli bir kağıt üstüne, şu satırlar yazılıydı:
"Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven
bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan
söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin
tarafınızdan sevilmek ve sizin eşiniz olmaktır.
Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için
zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik
kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı
..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz.
Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok
az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla
birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz.
Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nişanlınız
saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve
ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan
çok canım sıkılıyor. Mektuplarınız benim
için bir teselli olacaktır." On altı yaşına
gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta
sevilip sevmekten daha önemli bir şey yoktu.
Bu mektubu okur okumaz yüreğine birateş düştü.
Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı.
O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden
odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza
uzun bir mektup yazdı . Mektubu posta kutusuna attığı
zaman birdenbire on yaş büyümüş gibi gurur
duyuyordu. İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu
genç kız, Rasim'in mektuplarına düzenli olarak
cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek
olursa kıyametleri koparıyordu. "Sizi ne kadar
sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi
olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini
yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı
çok kısa yazıyorsunuz. Bir rica daha:
mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla
yazamaz mısınız?" Genç okullu, akşamları
erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine
kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler
yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu.
Bedia ayni zamanda meraklı bir kızdı. Bazen
şöyle sorular sorduğu da oluyordu: "Evlendiğimiz
zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya'ya
mi gidelim, İsveç'e mi? Bu iki memleket acaba
nasıldır? Halkı nasıl yaşar ne iş görür?
Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?"
Yahut da "Sen Abdülhak Hamit Bey'in Eşber'ini
okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz
da ben de okuyayım..." Genç okullu, nişanlısına
karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat
kitapları karıştırıyor, onun istediği
bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu. Bedia
bir mektubunda ona şöyle darıldı: "Sizinle muhakkak
görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde
yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi
olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz.
Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi.
Çocuk gibi arkadaşalarınızla mı boğuştunuz
acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak
yanınıza gelemedim." Rasim fena halde
utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat
ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de
onun okuldan çıkar çıkmaz eve
gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından
şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için
ağlarken, o, başka kızların peşinde mi
geziyordu? Rasim dünyada Bedia'sından başka hiçbir kızı
sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta
dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz
ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu. Bir akşam,
Rasim'in annesi Nedime Hanım kocası Ahmet Beyi
matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı
bir tavırla: "Ah Bey, başımıza
gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız
musallat olmuş. Bugün Rasim'in odasını düzeltirken
mektuplarını buldum. Evladımız elden
gidiyor. Bir çare bul." Ahmet Bey'de hiçbir meraklanma
işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu.
Sesini alçaltarak: "Korkma Hanım," dedi,
"oğlana aşk mektuplarını yazan kız
benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu.
Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün
gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı
bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne
bu çareyi buldum. Rasim'in kıza yazdığı mektuplar
sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden
ve bu sene sınıf geçeceğinden eminim. Doğrusunu
istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana
mektup yaza yaza öğrenmiştim." |
|
|
ÜÇ SORU |
Bir
zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce
geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı;
kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli
şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her
işi başarırdım."
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın
dört bir yanına, kim kendisine her iş için
en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin
kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli
şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat
vereceğini ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat
sorulara verdikleri cevaplar birbirinden
tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap
olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini
bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların
yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya
buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler.
"ancak böylece" dediler "her şey
tam zamanında yapılabilir". Diğerleri ise
her hareketin doğru vaktine önceden karar
verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere
kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları
izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia
ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler
olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir
kişinin her hareket için en uygun vakte karar
vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her
şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım
edecek bir bilge kişiler konseyi kurması
gerektiğini söylediler. Fakat bu defa da başka
bilginler; "Bir konseyin önünde
beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin
yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi
anında karar verebilir" dediler. "Buna
karar vermek içinse neler olacağını önceden
bilmek gerekir. Neler olacağını önceden
bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla
her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen,
sihirbazlara danışmalıdır. İkinci soruya
da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi.
Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli
kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına
göre papazlar; bir kısmına göre hekimler;
daha başka bir kısmına göre ise savasçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu
konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli
şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı
savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî
ibadet dediler.Bütün cevaplar birbirinden farklı
çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul
etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.Ama
halâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle
ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda
yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul
etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler
giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye
çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna
yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını
da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken
münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu.
Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti.
Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini
toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor,
soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle
dedi. "Ey bilge münzevi, size üç
sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi
doğru zamanda yapmayı nasıl ögrenebilirim?
En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden
fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir?
En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim
isler nelerdir?"
Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına
tükürüp kazmaya devam etti.
"Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği
bana verin de biraz dinlenin."
Münzevi, "Sağolun" diyerek küreği
krala verip yere oturdu. Kral bir süre kazdıktan
sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi
yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı,
elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz
dinlenin; bir parça da ben çalışayım."
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam
etti. Bir saat geçti, bir saat daha... Güneş,
ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda
kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi:
"Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma
bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap
vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Münzevi,"Buraya koşarak birisi geliyor"dedi,"bakalım
kim?"Kral arkasına döndüğünde bir
adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini
gördü. Adamın karnına bastırdığı
ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın
yanına ulaşınca, kendinden geçercesine
inledi, sonra da bayılıp yere düstü. Kral
ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri
çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı.
Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı,
mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En
sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek
bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona
verdi. Bu arada akşam olmuş hana soğumuştu.
Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı
kovuğa
taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan
adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya
daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu
işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe
çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca
deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede
olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle
dikkatle kendisine bakan yabancının kim
olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın
uyandığını ve kendisine baktığını gören
adam; "Beni affedin" dedi, zayıf bir
sesle.
Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik
affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi.
"Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum"
dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız
ve mallarını elinden aldığınız için sizden
öç almaya yemin etmiş bir düsmanınızım.
Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi
öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye
karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz.
Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım
yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım,
beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım,
fakat yaramdan çok kan akıyordu.
Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm.
Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı
kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden
sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim
ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim.
Affedin beni."
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı
ve onun dostluğunu kazandığı için çok
mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını
ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini
yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını
iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne
çıkıp münzeviyi aradı.
Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap
vermesini bir kez daha rica etmek
istiyordu. Münzevi dışarda, bir gün önce
kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını
ekiyordu. Kral ona yaklaştı ve söyle dedi:
"Sorularıma cevap vermeniz için size son
defa yalvarıyorum!" yorgun dizlerinin üstünde
çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini
kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı
aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne
demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz"
diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim
dermansızlığıma acımayıp şu tarhları
kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına
uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza
pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit,
tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi
bendim ve en önemli işiniz bana iyilik
yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak
geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz
vakitti, çünkü eğer onun yaralarını
sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti.
Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli
iş de onun için yaptıklarınızdı."
"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek
önemli vakit vardir, içinde bulunduğunuz an.
O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman
elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi,
kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir
başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyecegini
bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır,
çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin
tek sebebi budur."
|
|
|
SEVİYORUM DİYEBİLMEK |
15
yıl kadar önceydi. Tommy'yi ilk o gün görmüstüm."inancin
tarihi" dersimin öğrencilerinden biriydi.
Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta
benimle en çok tartışan öğrenci oldu. Tanrı'ya
kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu.
Mezun olurken bana, imalı imalı
"Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma
inanıyormusun, hocam?" dedi...
"Hayir" dedim, yumusakça...
"Yaa.." dedi...
"Oysa senin bu derste Tanri'yı pazarladığını
sanıyordum hocam...
" Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından
bağırdım:
"Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum.
Ama o seni mutlak bulacak, bir gün, eminim."
Tommy omzunu silkip yürüdü. Mezuniyetten sonra
izini kaymetmiştim ki, acı haberi kendisi
getirdi bana... Ölümcül kansere yakalanmıştı...
Odama girdiğinde zayıflamış, çökmüştü.
Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü. Ama
gözleri hala pırıl pırıldı
"Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam"
dedi...
"Sana bir sey sorabilir miyim?" dedim...
"Tabii" dedi..."Ne öğrenmek
istiyorsun?..."
"Sadece 24 yasinda olmak ve ölmekte olduğunu
bilmek nasıl bir sey?..."
"Daha kötüsü olabilirdi. 50 yaşında
olmak, kafayı çekmek ve müthiş paralar
kazanmayı, yaşamak sanmak gibi..." Sonra
niye geldiğini anlattı...
"Okulun son günü sana Tanrı'yi bulup
bulamayacağımı sormuş, "Hayır" yanıtı
alınca şaşırmıştım. Sonra "Ama o seni
bulur" dedin... iste bunu çok düşündüm.
Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu
olduğunu söyleyince, Tanrı'yi aramayı ciddiye
aldım birden. Habis ur diğer hayati organlarıma
yayılmaya başlayınca sabahlara kadar dualar
etmeye başladım. Hiçbir sey olmadı... Bir
sabah uyandığımda, ilahi bir mesaj alma
yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim,
aniden. Ömrümün geri kalan vaktini, Tanrı, ölümden
sonra hayat falan gibi seylerle geçirmeyecektim.
Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O
zaman gene seni düşündüm...
"En büyük mutsuzluk sevgisiz bir hayat sürmektir.
Bundan daha kötüsü de bu dünyadan,
sevdiklerine "Seni seviyorum" diyemeden
gitmektir demiştin. Son günlerimi bu eksiği
gidermekle harcayacaktım. İşe en zorundan başladım.
Babamdan...
Oğlu yanına geldiğinde babası gazete okuyormuş...
"Baba seninle konuşmam lazım" demiş,
Tommy.. "Peki konuş oğlum.." "Yani
çok önemli bir şey..."
Babası gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı...
"Neymis o bakalım?.." "Baba, seni
seviyorum. Bunu bilmeni istedim.." Tommy gülümsedi,
arkasını anlatırken.. Babasının elinden yere
düşmüş gazete..Hayatında hiç yapmadığı
iki şeyi yapmış.. Tommy'ye sarılmış ve ağlamış.
Sabaha kadar konuşmuşlar.. Babası ertesi sabah
işe gitmek zorunda olduğu halde... "Annem
ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam
etti Tommy..."Onlar da bana sarılıp ağladılar.
Yıllardır bana söylemedikleri şeyleri anlattılar..
Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış
olmama üzüldüm sadece.. Ölümün gölgesi üzerime
düşünce kalbime acıyordum, bana aslında çok
daha yakın olması gereken insanlara.. Nefes aldı
Tommy.. "Bir gün baktım.. Tanrı orada
hemen yanıbaşımda duruyor. Ona yalvardığım
zaman bana gelmemisti. Onun kendi programı vardı.
Kendi bildiği gibi yapıyordu.. Gerçek olan şu
ki, haklıydın.. Ben onu aramaktan vazgeçtiğim
halde, gelmiş beni bulmuştu."
"Tommy" dedim, "Sandığından çok
önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa..
Sen Tanrı'yi bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun.
Onu sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç
duyunca aramak işe yaramaz... Ama hayatını
sevgiye açarsan o gelir seni bulur... Bunu anlatıyorsun
farkında mısın?. " Devam ettim.. "Tommy
bana bir iyilik yapar mısın?. Bunları gelip sınıfımda
da anlatabilir misin?..."
Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün.
Ölümle hayatı sona ermemişti tabii şekil değiştirmişti.
Büyük bir adım atmıştı sadece...
inanmaktan, görmeye geçmişti. Ölümünden önce
son bir defa konuşmuştuk.
"Söz verdiğim derse gelemeyeceğim. Çok
halsiz ve bitkinim hocam" demisti.
"Anlıyorum Tommy!.."
"Benim yerime onlara sen anlatırmısın
hocam?.. Sen anlatırmısın. Herkese, bütün dünyaya
benim için anlatır mısın?.."
"Anlatırım Tommy" dedim.. "Anlatırım,
merak etme!.."
İnsanlara "Seni Seviyorum" demek için,
ölümü beklemenize gerek yok... Şimdi, hemen
şimdi başlayabilirsiniz. Başlayın ki, hayatınız
güzelleşsin, zenginleşsin... Hem... şimdi başlamazsanız,
belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir...
Ben basladım bile..
"Sizi öyle seviyorum ki!.."
|
|
|
SİZ ZENGİNMİSİNİZ? |
Üstlerine
küçük gelen yırtık pırtık mantolar giymiş
iki çocuk, birbirlerine sokulmuş dış kapının
önünde duruyorlardı.
"Kullanılmış kağıt var mı bayan?"
Meşguldüm.Yok deyip onları başımdan savmak
istiyordum, ama o sırada gözüm ayakkabılarına
ilişti. Karla kaplanmış ince sandaletlerden
giymişlerdi.
"İçeri girin, size bir fincan sıcak kakao
yapayım" dedim.
Birşey demediler. Islak sandaletleri şöminenin
önünde izler bıraktı. Dışarıda soğuğa
karşı kendilerini biraz toparlamaları için
onlara kakao ile reçelli ekmek verdim. Sonra
mutfağa geri döndüm.Ön odadan hiç ses
gelmemesi dikkatimi çekti. İçeri baktım. Kız,
boş kakao fincanını iki elinin arasında tutmuş,
içine bakıyordu. Oğlan,düz bir sesle sordu:
"Bayan siz zengin misiniz?"
Kanepelerin eskimiş kılıflarına baktım.
"Zengin olmak mı, hayır tabii ki zengin değilim"
dedim.
Kız fincanını dikkatle tabağına yerleştirdi.
"Fincanlarınızla tabaklarınız takım da"
dedi.
Sesinde bildik bir açlık vardı, ama bu karnının
açlığı değildi. Sonra kağıt çuvallarını
yüklenip gittiler. Teşekkür etmemişlerdi.Etmeleri
de gerekmiyordu, çünkü daha fazlasını yapmışlardı.Buz
mavisi seramik fincanlar ve tabakları takımdılar.
Mutfağa geri döndüm patateslere baktım, et
suyuna karıştırdım. Patates ve et suyu, başımızı
sokacak bir ev, düzenli bir işi olan kocam,
mutlu bir yaşamım.Bunlar da takımdı. Ve
galiba gerçekten zengindim.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırdım,
odayı topladım. Küçük sandaletlerin çamurlu
izleri hâlâ şöminenin önündeydi. Onları
temizlemedim. Ne kadar zengin olduğumu unutmamak
için, onların orada kalmalarını istedim..
|
|
|
SEVGİ VE GÜZELLİK |
"Bebeğimi
görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına
yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin
minik yüzünü görmek için kundağını açtığında
şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!
Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını
döndü ve camdan bakmaya başladı.Bebeğin
kulakları yoktu...Muayenelerde, bebeğin duyma
yetisinin etkilenmediği,sadece görünüşü
bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula
başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak
geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu...
Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı;
Ağlayarak
"Büyük bir çocuk bana ucube dedi..."
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü.
Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça
da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı
bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış
olsaydı.Annesi, her zaman ona "Genç
insanların arasına karışmalısın"
diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin
bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının
babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile
ilgili görüştü;
"Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye
sordu.
Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse,
organ nakli yapılabilir" dedi.
Böylece genç bir adam için kulaklarını feda
edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti
bir gün babası
"Hastaneye gidiyorsun oglum, annen ve ben,
sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak
unutma bu bir sır" dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni
bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle
psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal
hayatında büyük başarılar elde etti. Daha
sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti,
bir gün babasına gidip sordu:
"Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik
yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir sey
yapamadım... Bir şey yapabileceğimi de sanmıyorum"
dedi Babası, "fakat anlaşma kesin, şu
anda öğrenemezsin, henüz değil..."
Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir
gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatının
en karanlık günlerinden birinde, annesinin
cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu.
Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı;
Kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru
itti; annesinin kulakları yoktu.
"Annen hiçbir zaman saçını kestirmek
zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu"
diye fısıldadı babası"..ve hiç kimse,
annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil
mi?"
Gerçek güzellik fiziksel görünüşe
bağlı degildir, ancak kalptedir! Gerçek
mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen
yerdedir...
Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil,
yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!"
|
|
ÇİÇEĞİN SUYA AŞKI
|
Günün
birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş
olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak
devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır
birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur
ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve
anlar ki, su'ya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su"
diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe
karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır.
Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk
defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek
acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye
başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki
çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye
ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su,
"Ben de seni seviyorum" der. Aradan
zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum"
der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek,
sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum."
der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni
seviyorum." der ve gün gelir çiçek
yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık.
Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında
bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez
zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der
ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum."
Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve
son çare olarak bir doktor çağırır nedir
sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği.
Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep
olan hastalık nedir diye ve sorar doktora.
Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin
bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece
susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir... |
|
|
İÇİMİZDEKİ SİHİR |
Los
Angeles lakers takımıyla Philadelphia 76 takımı
NBA şampiyonluğunda yedi maçlık bir seride çarpışıyorlardı.
Altıncı maçta Lakers takımının büyük ve güçlü
oyuncusu kareem Abdul Jabbar ayak bileğinden
sakatlandı ve migreni tuttu. Şampiyonluk
finalinde oynamak üzere Philadelphia'ya
gidemeyecekti.
Bu,
Lakers takımı için çok kötü oldu. Bütün
oyuncular şampiyon olma umutlarını yitirdiler
lakers takımının başantrnörü bir düzenleme
yapmaya karar verdi. kaybetmemeleri gerekiyordu.
Onca maçı yapıp bu noktaya geldikten sonra
kazanmalıydılar.
Antrenör
Pat Riley 20 yaşındaki acemi bir oyuncuyu
savunmadan ortaya getirdi. 1.90'lık savunma
oyuncusu için bu yeni düzenleme zaten yeterince
zordu ve kendisinden yaklaşık 10 cm daha uzun
boylu ve çok sert oynayan Darryl Dawkins'e karşı
oynayacağını anlayınca iyice ürktü.
O genç
ve acemi oyuncunun adı earvin "Magic"
Johnson 'dı ve gece o maçta sihrini gösterdi.
Tam 42 sayı yaptı ve lakers takımını zafere
götürdüğü için En Değerli Oyuncu ünvanını
aldı.
Earvin "Magic" Johnson içimizdeki
sihre çok güzel bir örnektir. Gereksinim doğduğu
zaman hepimizin içindeki o sihir kendini gösterebilir.
|
|